8 Şubat 2010 Pazartesi

14 MAYIS 2006 DENİZLİ



BU YAZI FOUR-FOUR TWO'DA ÇIKMIŞTI VAKTİ EVVELİNDE. HIYAR GİBİ SAKLAMADIM O DERGİYİ. EN AZINDAN BURADA SAKLANSIN... BİRKAÇ UFAK EDIT YAPTIM. O ZAMAN BANA FIRSAT VEREN BANUKA'YA SONSUZ SEVGİLER...

Şefim Uğur Vardan, “Seni Denizli’ye yolluyorum” dediği zaman dudaklarımdan “Tamam ağabey” cümlesinden başka bir söz çıkmadı inanın. Hâlbuki yolun başında bir gazeteci olarak sevinçten havalara uçmam gerekirdi. O ara Dört-Dört-İki’ye yazacağımdan haberim yoktu ayrıca! Nihayetinde Dünya Kupası, Avrupa Şampiyona[Photo]sı, Şampiyonlar Ligi finalleri gibi bir olaya tanıklık edecektim. Bir yanda üçleme peşindeki Fenerbahçe, diğer yanda ‘süper’ kalmak isteyen Denizlispor. Ege ekibinin patronu Nurullah Sağlam’ın mükemmel benzetmesiyle, biri pasta, diğeri kuru ekmek derdinde iki takımın buluşması…

Heyecanımı azaltan üç neden var: 1) Fenerbahçe’nin, Denizlispor’a üç maçta 13 gol atması, 2) Eray Özer’in “Türk futbol tarihinde, son düzlükte değişik sonlara yer yok” demeci, 3) Pazar günü uçağın saati (07.00). Kargalar kahvaltı için henüz kalkmadığında bir diğer formadaşım Bağış Erten’i alarak havalimanına doğru ilerliyoruz. Arabaya binince her zamanki müthiş enerjisiyle maçın anlam ve önemini bana hatırlatacak diye ümitliyim Sayın Erten’den. Ondan da tık yok… Otele vardığımızda perişan haldeyim. Uçağın piste indiğinde yaşanan yaklaşık 30 saniyelik sarsıntı, zangırtı adı her neyse, Çardak’tan Pamukkale’ye kadar, bir saatlik midi-bus yolculuğunda devam ediyor. Tekerlek üstüne oturmak hatasına kurban gidiyorum. Akılsız başın cezasını, eklemler çekermiş! Öğle yemeğinde Cüneyt Karakaya ve Erdoğan Şenay’la birlikte ufaktan futbolu kurtarıyoruz. Rakının yerinde kola, ayran, fanta, bilimum meşrubat var. Alkolsüz de oluyor bu kurtarma hadisesi anlayacağınız!

İlginçtir, Denizlispor-Fenerbahçe kapışması muhabbetin motoru değil sohbetimizde. Lobide de, stada giderken de fazlaca bahsedilmiyor açıkçası. Cordoba’nın zoraki vedası, Sergen’in Galatasaray karşısındaki tornistanı daha çok ‘hit’ alıyor. Ligin bitiyor olması tarihi maçın önemini azaltıyor yazarların gözünde sanırım. Okulun son günündeki gibi bir neşe hakim değil elbette, abartmış olmayayım. Velhasıl kelam stada geliyoruz. Otel’den aldığımız ‘Türkiye Spor Yazarları Derneği’ çıktısını otobüse yapıştırıp, trafiğe kapalı yolda fiyakalı biçimde ilerliyoruz. Taraftarın “Kim ulan bunlar” bakışları arasında, kalabalığı yarıp stadın avlusuna park ediyoruz. Mehmet Demirkol’un mu, yoksa benim hatam mı bilemiyorum, üzerinde ‘basın-presse’ yazan kapıdan içeri girme teşebbüsümüz, “Hopp, burası VIP” uyarısıyla engelleniyor. Eşeklik bizde tabi!

Neyse yaka kartımı takarak Denizli Atatürk’teki yerimi alıyorum. Radikal’de çıkan ‘müsabaka yazısı’nda altını çizmiştim, okuyanlara tekrar olacak ama ‘oradaydım’ müsaade edin lütfen. Stada girince ilk iş pankartlara bakarım. Denizli’deki favorilerim şunlar: ‘Bu sevdadan vazgeçersek Allah cezamızı versin’, ‘Eller ayrılsa (ayırsa denmek istemiş herhalde) bile biz ayrılamayız’, ‘You are as important as the air (Michael Jordan mı acaba!)’ Bir de ‘Parayla-Şikeyle-Silahla değil Onurunuzla-Gururunuzla oynayın’ pankartı var. Bir taraftar grubu, takımının en kritik maçında nasıl olur da böylesine hastalıklı bir düşünceye tribünlerde yer verir. Türkçe meali şu mudur acaba: “Bugüne kadar takımı sattınız. Zoraki futbol oynadınız. Şimdi kendinizi ispatlayacaksınız.” Karşılaşma başlamadan diğer stadyumlardan gelecek gol haberlerini iletme görevini üstüme alıyorum. Özlemişim ‘Reksan Reklam’ın sunduğu klasikleri: ‘Apikoğlu, Apikoğlu’, ‘Reis, Reis, Reis; Reis pirinçleri’. Orhan Ayhan’ın Ali Sami Yen’den bildirmesi ayrı bir şans; onu da özlemişim. Galatasaray’ın, Beşiktaş’ı Metin Oktay’ın golüyle devirip kazandığı şampiyonluğu bir anlatışı var maç öncesi değerlendirmesinde, canlı sanıp Galatasaray attı diye anonsu çakacağım gazeteci ordusuna. Amatör boksta da severim Orhan Abi’yi. Yunanı, Kübalıyı, ters direği, aparkütü ondan öğrenmişiz. Şampiyonluk yarışı kadar ‘korku tüneli’ne de ilgili büyük. Sürekli “O maç n’oldu, gol var mı?” sorularına muhatabım. Bir kere belli ettik haberlerin bende olduğunu kaçış yok!

Ve gelelim yeşil saha manzaralarına... İki takım sahaya indiğinde Fenerbahçe’nin çok rahat olduğu hemen dikkatimi çekiyor. Futbolcuların suratlarında en ufak bir endişe yok. Gayet ‘cool’ biçimde, sağ üstümüze konuşlanan Sarı-Lacivertli taraftarlara selamlarını yollayıp Ronald Koch önderliğinde ısınma turlarını tamamlıyorlar. Karşı cephede ise en rahat isim menajer Can Çobanoğlu. Her zaman alıştığımız üzere gülücük saçarak yedek kulübelerin etrafında tur atıyor. Tam onu izlerken, VIP tribününde Hakan Bilal Kutlualp’ı görüyorum. Deplasmanlara da iştirak ediyormuş aldığım bilgiye göre, ‘Ben seninle çalışmam arkadaş’ Kutlualp. Olası bir yenilgide ‘negatif enerji yaymaktan’ kulüpten ihraç edilme tehlikesini göze alarak gelmiş Denizli’ye, vallahi bravo!

Ve işte o büyük an. Tünelin ucunda hakem triosu, arkasında Yeşil-Beyaz ve Sarı-Lacivert kramponlar, fonda Carl Orff’un Carmina Burana’sı. Yakışır böyle bir gerilime… ‘Hakem, düdüğünü çalıyor ve maç başlıyor’ klişesi havada kalıyor çünkü mücadelenin tamamına damgasını vuracak olan konfeti çakallığı Selçuk Dereli’nin önünde büyük bir engel. Bu kâğıt şeritlerin nasıl sahaya atıldığı konusunda eminim benim anlatacaklarıma ihtiyacınız yok. Hepimizin şahit olduğu klasik sahneler… Elindeki koliyle binlerce yabancı maddeyi tribünlere dağıtan kulübün adamları, dağıtıma izin veren saha komiseri vs… Fenerbahçelilerin, “Konfetiler yüzünden şampiyonluk gitti” demeye hakkı yok kesinlikle onun da altını çizeyim. Bu cingözlük, son 10 yılda her takımın uyguladığı ve federasyonun aciz kaldığı bir hadise. Maçlar aynı saatte başlayacak denir ama uygulanamaz, gecikmeye sebebiyet verenler cezalandırılmaz. Seneye yine bekleriz!

Mikrofonlarımız yeniden Denizli Atatürk Stadı’nda… İlk yarının diğer önemli pozisyonlarında radyoya ihtiyaç yok, takipteyim. Çok da dişe dokunur bir şey yok ayrıca. İlk yarının sonlarında Selahattin, zoru başarınca Denizli küçük ölçekli bir depremle sarsılıyor. Bizim tribünü sarsanlar, yerel medya mensupları ve bir şekilde akreditasyon yaptırmış, sivil oldukları belli olan şahsiyetler. TSYD Başkanı Onur Belge, sağlam sert çıkıyor bu gruba. Onlar da takım yöneticileri gibi, ligde kalsınlar da ne ceza gelirse gelsin umurlarında değil. Uyarıyı pas geçiyorlar. Carmina Burana, ikinci yarının da açılış şarkısı, konfetiler de kaldığı yerden devam. Bu kez ‘konfeti üstü meşale’yle dakikalar kazanılmaya çalışılıyor. Gaziantep’te ise maç ne hikmetse başlatılıyor. Denizlispor ikinci yarıda kaptan Yusuf’un önderliğinde televizyon başındaki Fenerliler’in sağlığıyla oynama niyetinde. Üstüne Ayıntap’tan gol haberi gelince Denizlililer çılgına dönüyor, ‘Horoz’ daha bir ateşleniyor. Fenerbahçe’nin, Christoph Daum’un ne yaptığını ise bilen yok. Yabancı cisimler sanki Fenerbahçeli oyuncuların kafası geliyor, sersemliyorlar.

Veeee, Mustafa Keçeli golü atınca Fenerbahçe’nin umutları yavaş yavaş yok olmaya yüz tutuyor… Golden sonra Denizli tribünleri işi çığırından çıkarıyor. Ligde kalmayı kutlamak yerine polisle çatışmayı, sahayı çöplüğe çevirmeyi yeğliyorlar. Arkamdaki gazetecinin (olmayabilir) “Biri aşağı atladı” tespiti üzerine irkiliyorum. Fenerbahçe tribünlerinin altına ambulans, itfaiye geliyor. Hem oyunu, hem olayları takip etmek oldukça güç. Neyse ki oyun dakika başı duruyor da sahalarımızda görmek istemediğimiz olayları rahatlıkla izleyebiliyoruz! Denizlispor, yedek kulübesinin arkasında üç-beş taraftar polisle kapışıyor. Polisten sıyrılanlar Fenerbahçe tribünlerine el-kol yapıyor. O keşmekeş içinde teknik direktör Nurullam Sağlam’ı öpen bir eleman bile var, pes doğrusu! Gaziantepspor-Malatyaspor maçının bitimiyle ‘Horozland’liler rahat nefes alıyor. Şimdi hedef lidere çelme takmak. Maçın sonucu farklı olsa şaibe iddialarına maruz kalacak 16 dakikalık uzatmanın başladığı dakikadan itibaren Denizli cephesinde ‘hoca maç bitti’ itirazı var, anlayabilmiş değilim. O an farklı bir şeyi düşünüyorum benim gibi düşünen çok kişi var onu da farkındayım. ‘Ya şimdi Fenerbahçe atarsa neler tartışılacak?’ sorusu zihnimdeyken Appiah’ın şutu hafiften süzülerek üst direğe çarpıyor. Son dakikalara 11 Eylül saldırılarını izliyormuş gibi tanıklık ediyorum. Appiah’ın son şutu da Fenerbahçe Ticaret Merkezi’ni kurtaramıyor ve Sarı-Lacivertliler Denizli’de yıkılıyor. Maçın bitimiyle sahaya bir horoz getiriliyor, hindi gibi dalga geçme amaçlı değil, yüceltmek için… Kanarya’da kesilebilirdi şükretmek lazım!

Hayatımda ilk kez korna sesi olmadan herhangi bir takımın şampiyonluk gecesini yaşamanın garip ruh haliyle Pamukkaleye dönüyorum. Açıyorum televizyonu, Ali Sami Yen’deki duygu dozu yüksek sahneleri izliyorum. Yalan değil çoğunluk gibi Galatasaray şampiyon olsun istedim bu sezon (MAHSUN OLAN HER ZAMAN TUTULUR). O yüzden Hasan Şaş’ın, Hakan Şükür’ün, Mondragon’un sahnelerini izlerken tuhaf biçimde gülümsüyorum. Sonra kızıyorum kendime. 100 metre önümden Rüştü, Appiah, Tuncay, Mehmet Yozgatlı yıkılmış biçimde geçerken nasıl oldu, onların üzüntülerine kayıtsız kaldım; çökmüş Fenerbahçeli taraftarları taşıyan 20’ye yakın otobüs, önümden birer birer geçerken nasıl hissiyatsız biçimde izledim onları diye...

9 yorum:

Adsız dedi ki...

"Fenerbahcelilerin, "Konfetiler yuzunden sampiyonluk gitti" demeye hakki yok kesinlikle onun da altini cizeyim. Bu cingozluk, son 10 yilda her takimin uyguladigi ve federasyonun aciz kaldigi bir hadise"

Baska hangi macta Denizli maci kadar sahaya mudahale edildigini gordun? Evet cogu macta sahaya kasa fisi atilirdi bir ara, ama onlar mac baslarken bir kere atilirdi, bilemedin ikinciye atilirdi. Madem bu olaydan bu kadar normalmis gibi bahsediyorsun, Denizli'deki kadar sahaya konfeti atilan bir ikinci maci ornek verebilir misin?

Ben vereyim istersen. Konfeti olmasa da sahaya Denizli'deki kadar mudahale edilen ikinci bi mac var son 10 yilda. O da Sami Yen'deki sulu derbi.

Muhtesem ya spor basininin bir kismi zaten kurtarilamayacak vaziyette kara cahil adamlardan olusurken en azindan okumus etmis eli kalem tutan kisimdan umitliydik. Ama gorunen o ki en okumusu, en profesyoneli bile bir Fener macini izlerken renklerinden kopamiyor.

Merak ediyorum, ayni seyler Galatasaray'in basina gelmis olsa ayni yaziyi yazar miydin? Denizli macini hafif calkantili denizde cikilmis bi tekne gezisi gibi tarif eder miydin?

Adsız dedi ki...

bu kadar tarafsız bir yazıyı boyle yorumlamakta caba ister.. tatlı yiyelim onyargısız konusalım yazarında rica ettigi gibi...

insivible dedi ki...

hakkaten boyle guzel bi yazi boyle yorumlanir. fenerlilerin ne zoru var ya, her durumda her sonucta hep mazlumlar

Adsız dedi ki...

Yazara Ardana Turana "adam olamamış" diye yazdığı için hala kızgınım, ama yukardaki yazı(belki Galatasaraylı olduğumdan) çok objektif geldi. Bu yazıya taraflı diyenide allah çarpar. Nasıl o maçın öncesinde Gs'yi 4 golle perişan ettiniz, Denizliyide etseydiniz kardeşim, hala ağlamaya ne gerek var.

prowler1057 dedi ki...

klasik bir giriş yapalım; bir beşiktaşlı olarak, devam edelim; hiç bu kadar başka bir takımın hele ki gs'ın şampiyon olmasını istememiştim..Hala bir cevabını bulamadım neydi derdim, elalemin derdi beni mi germişti...neyse işte paylaşmak istedim..

Adsız dedi ki...

Bu yazıya şu yorumu eklemek de gerekir: Fb'liler şampiyonluğu GS'yi 4-0 ve de ezerek yendikleri maçta kaybettiler. Maç sonunda hem de GS taraftarı içerdeyken hindili ve küfürlü şov yaptılar. Bu sonuç ta bir nevi ilahi adalet oldu. Bir de bu yazıya maçın son bölümünde bazı fenerli futbolcuların "ya ligde kaldınız işte daha neden kasıyorsunuz?" sorusunu da eklemek gerekir. ytekdemir

Adsız dedi ki...

Bener, 442 nin o sayısı bende var. İstediğin zaman hediye ederim.

AnAvArzA dedi ki...

o dergi bende de olabilir
bir galatasaraylı olarak onu elden çıkartamazdım takdir edersin ki :)

bi bakınırım tufan sonrası pompei halindeki odama eğer dergiyi edinmek ister isen

Bener Onar dedi ki...

dergi herkeste varmis sansa bak:)