30 Mayıs 2010 Pazar

GOAL DERGİSİ ÇIKIYOR



Ege Görgün'ün editörlüğünü  yaptığı GOAL dergisinin Haziran sayısı çıktı. Naçizane ben de bir yazı yazdım. Levent Kalkan, Emrah Hamurcu, Burak Tezcan, Cem Top, Burak Uçar gibi dili kıvrak kalemler de orta sayfalarda top çevirmece yapacak.


Bursaspor TV'den Burak Uçar'ın takım içi analizi tavsiye edilir.


Benim yazıdan bir ön gösteri, alıntının sahibi eski Beşiktaşlı Cisse: "Sözleşmeyi bana gösterdiklerinde ilk sözüm ‘Top çalıp, pas atmam için mi bu parayı vereceksiniz? Bayıldım"
 



25 Mayıs 2010 Salı

Denoueix neden takım çalıştırmıyor?



Raynald Denoueix (kendisi 'denueks' diye telaffuz ediyormuş ama ailesi 'denue' diyormuş) Nantes ve Socieadad gibi orta sınıf takımlara büyük başarılar yaşatmış bir isim. 15 yıl Nantes altyapısında çalıştıktan sonra sadece 8 sezon gibi kısa bir süre teknik adamlık yaptı. 2004'ten bu yana Fransızlar onun bir takıma döneceğini beklediler. Fransa futbolunu seven Türk futbolseverler de zaman zaman onun hayalini kurdular. Peki 1948 doğumlu Denoueix neden takım çalıştırmıyor işte cevabı: "Fikirlerimi ilk uygulamaya başladığım zaman kazanabileceğimi görmüştüm. Kendimi bir anlamda profesyonel teknik direktörlük konusunda ikna etmiştim. Daha sonra futbol dünyası değişmeye başladı ve benim mücadele edecek cesaretim yoktu. Sadece idmanlarda 'nasıl daha iyi pas yaparız'ı düşünmemeye başladık. 'Ekstra sportif' hadiselerle de uğraşmaya başladık. Benim zamanımda işin yüzde 75'i saha içinde geçiyordu. İyi bir aşçı restorantın badanasıyla, temizliğiyle uğraşırsa iyi yemek yapamaz! Şampiyon olacağımız gibi 20'inci de olabiliriz. Bunun bilincindeyim. Beni uyuz eden şey altı maçlık bir periyotta bir tane maç kaybedersem kapının önüne koyulabileceğim. Böyle bir mücadeleye ihtiyacım yok. Şimdilerde iyi maçlar izlemek için para alıyorum ve bu bana yetiyor..."

Resim üstü: "İyi antrenör oyuncularını 'kolektif' olmanın her şeyin üstünde olduğuna inandırmayı başarmış kişidir"

INTERNETE OZGURLUK

Nike reklami Türkler icin cekilseydi

Nike’in son reklam filmini izlemiş olmalısınız. Ben Rooney’li kısma bayıldım. İngiliz yıldızın oyunculuk kabiliyetine şapka çıkarmak lazım. Neyse konuya geleyim, reklamın yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu, Türkiye’ye gelse neler çekerdi acaba düşünmeden edemiyorum.
Fenerbahçe için fazla kasmaya gerek yok. Trabzonspor maçından anons öncesi ve sonrası olmak üzere iki sahne koy, zaten reklamı kurtardın. Futbolcu olarak, Bursaspor maçının 2-2 bitmediği öğrenildikten sonra omuzlardan aşağıya bırakılan Vederson seçilebilir!
Galatasaray’dan Arda Turan’ın da ‘Geleceğini sen yaz’ temasında bir reklamı yakında ekranlara çıkacak(mış). Büyük ihtimalle Nike’ın ABD temsilcisi Landon Donovan’ınki gibi daha ağır tempolu bir reklam olur. Komik kısmını ben yazayım. Florya Metin Oktay Tesisleri’nin ismi Florya Arda Turan Tesisleri’ne çevrilir (bkz Estadio Cristiano Ronaldo). Gazetelerin başlığı belli: Galatasaray Turan İmparatorluğu! Marsel İlhan’ı veya İpek Şenoğlu’nu az kişi tanıdığı için ancak Hülya Avşar’la masa tenisi oynar!

18 Mayıs 2010 Salı

Yok böyle bir şey!!!



Bursa’nın tarihi gecesinde 90 dakika boyunca yaşananları yazmıştım. Şimdi karşılaşma sonrasına gidelim...
- Basın tribünün hemen önündeki koltuklardaki taraftarlarla yerel medya sarmaş dolaş haldeydi. Ağlayan birkaç Bursalı gazeteciye (hemen formalar giyildi) sarılanların taraftar olması şahaneydi! Önümdeki iki kombine sahibine “Seneye buranın fiyatı artar” dedim. Bir tanesi “Olsun. Canları sağ olsun”, diğeri “Ben de onu düşündüm demin” dedi!
- Futbolcuların sahaya dönmesi için çimlerin boşaltılması gecenin en zor işiydi. En etkili yöntem ‘Tribüne çıkmayan Beşiktaşlı olsun’ tezahüratıydı. Sanki anında damgalanacaklar gibi geri koşan Bursasporlu gençler çok çok komikti.
- Tribünlerde yakılan maytapların çıkardığı koku çok rahatsız ediciydi. Bir hanımefendi bir anda kötü oldu. Eşi ise bir gözüyle sahaya diğer gözüyle karısına bakıyordu!
- Sporcu çıkışı bir başka muammaydı. Polis, yaka kartsız insanları çıkarmaya çalışırken çıkartıklarının yerini başkası alıyordu. Ömer Erdoğan’la Turgay Bahadır kapıya çıkınca sarılma ve foto operasyonları başladı. Bir taraftarın polise, “45 yaşındayım ilk kez böyle bir şey gördüm. Ne yapacağımı bilemiyorum. Döversen de döv ben burada kalacağım” sözleri büyük alkış aldı!
- Polisler için gece tahmin ediyorum işkence gibiydi. ‘Laz’ bir güvenlik görevlisi yanındaki arkadaşına “İki gündür ‘Yok Trabzon şöyle yok böyle’ diyordunuz. Bir anda değişti mi işler” sorusuyla yerinde bir tespit yaptı. Trabzon formalı birçok insan da kutlamalara eşlik ederken bir hayli popülerlerdi.
- Bursa taraftarı sanırım biraz şokta olduğu için stat dışında ne yapacağını bilemez haldeydi. Ömer Erdoğan’ın takım otobüsünün koltuğuna geçip kornayla tempo yapmasına kimse tepki vermedi. Altıparmak’tan Heykel’e doğru yürürken bana eşlik eden gençler de durumun farkındaydı: “Maç bitince herkes eee şimdi ne yapacağız gibi bakıyordu.”
- Heykel’e doğru yaptığım yürüyüşte dikkatimi çeken şey Volkan Şen ve Ozan İpek modeli saçların çok moda olduğu! Bir zamanlar Çek ‘Şukuravi’ vardı. ‘İtalya 90’ sonrası millet onun saç kesimini örnek almıştı. Aklıma o geldi bir an. Futbolunuz benzesin çocuklar saçınız değil!
- Kutlamalarda bana en orijinal gelen şey Bursa Saat Kulesi’nden top atılmasıydı. İstanbul’un fethine yakışır bir hareket.
- Heykel’den sola doğru kıvrıldığımda kendimi çiftetelli denizinde buldum. Sanki 10 düğün bi arada yapılıyor gibiydi. Kafası güzel bir arkadaş yanıma gelip “Abi bugün oynamazsak hangi gün oynayacağız” dedi. İki figür gösterdim elbette!
- Aşırılıktan bahsetmişken yol üstünde tekellerin önünde ekmek kuyrukları gibi bira kuyrukları vardı. Bir dükkân sahibi telefonda “Kaç kasa var getir hatta yolda bakkal market görürsen onlarda da ne varsa al” diyordu.
- Şehir turunda bir durağım da Demirtaş Spor Kulübü’nün lokali oldu. Üye olmayan giremez uyarısına rağmen bir su almak ricasıyla içeri girdim. O sırada Fenerbahçe-Trabzonspor maçının özetlerini veriyordu TRT. Onur’un her kurtarışında oley çekti lokal. Aziz Yıldırım ekrana geldiğinde sesler yükseldi: “Yukarıda Allah var Allah.”
- Ve sabah saatleri. ‘Bir baba hindi’ sesiyle uyandım. Saate bir baktım 08.30! Otelin önünde sohbet eden bir grup aniden ortalığı inletmiş. Bursa bu yazı bu kupayla kutlayarak geçirse şaşmamak lazım. Haklarıdır da...
- Stadın yanındaki Bursastore içeri üçer üçer adam alıyordu. Biraz hazırlıksız yakalandıklarını söylemiştim. Ben anı olsun diye foto çekip gazeteyi aradığımda kapıda bekleyen gençlerden biri takım aşkını gözler önüne serdi: “Abi biz
çıkmadık di mi? Annem benim İstanbul’da üniversitede sınavlara girdiğimi biliyor da...”



FOTO İMZA: Kenan Başaran (Referans)

7 Mayıs 2010 Cuma

Peygamberler Şehri: Şanlıurfa


Şanlıurfa’ya kadar gidip ‘Şu gol kaçtı, bu iyi oynadı’ yazısıyla yetinmek olmaz. Urfa’dan aklımda kalanlar şunlar...
- Otele yerleşir yerleşmez Trabzonspor’un tercümanı Halil Yazıcıoğlu’yla buluşmak için Balıklıgöl’e gittim. ‘Bizim çocuk’un işi vardı herhalde telefonu kapalıydı. İyi oldu ama gittiğim. Yerel folklor ekibinin gösterisi için herkes girişte toplanmıştı. Balıkların bulunduğu ‘havuz’a geldiğimde bir Trabzonlu oğlunu kolundan çekiştirerek şöyle diyordu: “Hadi çabuk horon başlayacak.”
- Balıklıgöl’de ilk olarak Trabzonspor Başkanı Sadri Şener’i gördüm. Başkan bir adım, bir fotoğraf modeli yürüyordu. Dört-beş ‘61’ formalı başkanla birlikte aynı kareye girdi, akabinde teşekkürler edildi. Şener tam ilerleyecekken o gruptan biri makineye bakıp koşarak başkanın yanında soluğu aldı: “Bu iyi çıkmamış bir tane daha.” Sempatik insan Şener ikinci ricayı kırmadı ve uyardı “Oğlum iyi çekin. Acelemiz var!”
- Bu foto yürüyüşü sonrası Şener’in yanına gittim. Hal-hatır sonrası yine esprili yönünü gösterdi: “Ne olsun, halka karıştık işte.” Bu sözü hafife almamak lazım. Çok net altını çiziyorum sıcakkanlı tavırlarıyla Şener ve Trabzonspor Urfa halkının kalbinde taht kurdu. İlginçtir maçın şehrine ilk başta karşı çıkan ve Urfalıları da biraz üzen onlardı.
- Yine ilginçtir ki Şanlıurfa’dan taraftar olarak tulum çıkaran Fenerbahçe ise kupa yerine ‘antipati’ kazandı. Şehre gelişte yerel halkı azarlayan Aziz Yıldırım tesislere gazeteci almayı yasaklayacağına iletişim yönüne biraz ağırlık verse fena olmayacak!
- Balıklıgöl turunda ikinci konuğum TFF Başkanı Mahmut Özgener’di. Özgener kupa mücadelesinin Urfa’da oynanmasından çok memnundu. Sıra gecesinde halaydaki halinden belliydi zaten. Onunla da hoş geldin-gittin muhabeti yaptık. Bir de otel-Balıklıgöl arasında beni götüren taksicinin muhteşem örneği çok hoşuna gitti: “Nasıl Liverpool’la Milan İstanbul’da oynadıysa bu da öyle bir şey.”
- Sırada Urfa çarşı turu var. Ciğerci Aziz Usta tavsiye edilir. Vedat Milor tarzı konuşursam: “Sevmeyene bile ciğer yedirtir.” Sabah saatlerinde kebaba düştüğüm yerin hemen köşesinde kasaplar vardı ve hepsinin üstünde Alanzinho (Urfa aksanıyla veelaanzinyo) forması. Garson Ali’ye durumu sordum ve şaşırtıcı olmayan bir cevap aldım: “Hepsi Galatasaraylı onlar. Trabzonspor’dan bir futbolcu sayamazlar.” Tam o sırada meydana davul-zurna girdi; Fenerliler, Trabzonlular hep beraber halaya girdi.
- Laptopu almak için otele döndüm. Çıkışta karşıda bekleyen bir taksiye el ettim. Amca eliyle gel işareti yaptıktan sonra “Doluyum” dedi! İçimden ‘tövbe’ çekerken taksinin sahipleri geldi. Üç yetişkin, iki çocuktan oluşan bu ekip “Hayatta olmaz” diyerek beni de aldılar hatta yanıma öne oturttular. Sözü askerliğini İstanbul’da yapan arkadaşa bırakıyorum: “Urfamızın çok güzel reklamı oldu. Kim kazanırsa kazansın birbirimizi üzmeye gerek yok. Burada terör yok ağabey. Tek terör yemek. Bu kebaplar bizim sonumuz olacak.”
- Maç sonunda sporcu çıkış kapısından tek tek futbolcular dışarı çıktı. Fenerbahçelilerin hepsi alkış aldı. Alkış alamayan hatta yuhalanan bir isim vardı: Daum. Trabzonlular arasında en büyük ilgiyi ise Yattara ve Song gördü. Rigobert Song farklı bir insan. Herkes uzaktan el sallarken Kamerunlu çoğunluğu Urfalılardan oluşan taraftarların yanına gidip onların elini sıktı. Song’a Hz. İbrahim olayını sordum yine derslik bir cevap verdi: “Böyle bir şehire gelip tarihini merak etmemek mümkün değil. En azından benim için. Bu seyahat benim için unutulmaz bir tecrübeydi.”

4 Mayıs 2010 Salı

Boğaz'ın şeytanı: Erman Kunter


    Kasım ayının sonu muydu neydi, içlerinde takım arkadaşım ‘BanuKa’ (sütun komşum aynı zamanda) da olmak üzere bir gazeteci grubu, Beyoğlu’nun el yakıcı üçlüklerini, pardon hesaplarını getiren bir ocakbaşında yemek yemiştik. Meyhaneye girer girmez sol masada bir adam dikkatimi çekti, hemen tanıdım kendisini: Erman Kunter. Sporculuk yaşamında da ‘fosur fosur’ ekibinden olan Erman abiyle (mekteplidir kendisi), o gece sık sık dışarıda karşılaşmıştık. Fransa’dan, Türk Milli Takımı yıllarından, Sarkozy’den vs... geniş bir yelpazede konuşmuştuk. Hatta bir röportaj için de sözleştik, ama eşinin arabası çekilince o iş yattı.

   2003 yılından bu yana Fransa’da olan Erman Kunter’in takımı Cholet, Le Havre deplasmanında 71-65 kazanarak normal sezonu lider bitirmeyi garantiledi. 1987 yılından bu yana 1. Lig’de bulunan Kırmızı-Beyazlı ekip için oldukça önemli bir başarı. Play-off’lar Fransa’da sürprizlere açık. Kunter de durumun farkında ve her zamanki gibi soğukkanlı tavrını koruyor: “Oyuncular yavaş yavaş şampiyonluğu düşünmeye başladı. Bense hâlâ erken olduğunu düşünüyorum. Normal sezon ve play-off’lar iki ayrı şampiyona gibidir.”

Antoine Rigaudeau ve Jim Bilba (Kunter’in yardımcısı) gibi iki efsaneyi yetiştiren Cholet, Fransızların en saygı duydukları ‘formasyon merkezleri’nden biri. “Gençlerimizin üstüne titriyoruz. Bu kulübün sorumluluklarından biri yetiştirdiğimiz oyuncuyu oynatmak” düsturunu benimseyen Erman Kunter de, Nando de Colo ve Rodrigue Beaubois’nın NBA Draft’ında seçilmesinde pay sahibi oldu. Şimdi de sırada 1989 doğumlu Kevin Seraphin var (yazıyı yazarken NTV’den İsmail Şenol aradı. Bu Seraphin’i daha fazla oynatmak için Claude Marquis diye daha tecrübeli bir oyuncuyu Erman hoca kiralık yollamış).

   Erman Kunter’in bu kadar düşük bütçeyle (16 takımlı ligde ‘ilk 8’ içinde değiller) yaptığı işleri takdir etmemek mümkün değil. Bu önemli kariyer spor dünyası için örnek teşkil etmeli. Yıllarını İstanbul’da geçirmiş, Türkiye’nin en popüler, rekortmen sporcularından biri, 50 bin nüfüslu bir Fransız kentinde niye çalışır ki? İstediği çalışma ortamını bulması, kendisine saygı gösterilmesi, işine karışılmaması, dolu tribünler, ‘Faturayı kime keselim’ tarzı sorularla karşılaşmaması... Daha çok cevap buluruz. Mesele Erman Kunter gibilerini çıkarmak değil, onlara inanacak ve uzun vadeli yatırım yapacak yönetici bulmak. O kısım bizde boş çıkmış ne yazık ki!
   Not: Erman Kunter’e Fransızlar, ‘Le Malin du Bosphore’ diyorlar. Türkçesi: Boğaz’ın Şeytanı. Şimdilerde Le Magicien (sihirbaz) diyenlerin de sayısı arttı. ‘Sihirbazsever’lere duyurulur!