28 Kasım 2011 Pazartesi

HERKESiçinFUTBOL

Bu yıl Ülker’in desteği ile ikincisi düzenlenen HERKESiçinFUTBOL fotoğraf yarışması ödülleri sahiplerini buldu. Basın kategorisinde Milliyet Gazetesi’nden Ercan Arslan’ın "Kızlar” adlı fotoğrafı birinciliğe layık görülürken, amatörler kategorisinde ise Murat Ersin Yılık’ın "Top" adlı eseri birinci oldu. İki birinciyi de tebrik ederim ama benim oyum Top'a...

Yine olsa yine aynı şeyleri yapardim...




Avrupa Futbol Şampiyonası’nın kuraları, gelecek cuma Kiev’de çekilecek. Aynı gün şampiyonanın resmi topu da tanıtılacak. Başlık ve spotu görüp “Ne alaka” demeyin hemen! Adidas’ın davetlisi olarak Nürnberg’deydim. Euro 2012’in resmi topunu bizzat test etme şansına sahip oldum. Resmi lansman da cuma yapılacağı için top üstündeki ‘gizlilik’ kararına uymak zorundayım! İzlenimler haftaya… Gelelim esas oğlana… Hazır Nürnberg’e gelmişken bir saat mesafedeki Münih’te İlhan Mansız’la buluştum.


“Türkiye’ye gelmek gibi bir niyetim yoktu. O dönem Tarık Daşgün’ün transferinden etkilenen ve paranın oyuncuya verildiğini düşünen babamın, Gençlerbirliği’nde bir yönetici arkadaşı vardı. Biz de Ankara’da tatildeydik. ‘Gel gurbetçi seçmeleri var, gidelim,’ dedi. Ben kabul etmeyince zayıf yanımı kullandı, ‘Ne oldu? Onlar senden daha iyi diye korkuyor musun?’ dedi. Gaza geldim! İdmanda herkes etkilenmiş ama benim yine kalma niyetim yok. Sonradan öğrendim ki babam 200 bin marklık senet imzalamış ‘İlhan başka bir takıma gidemez,’ diye. Bizi köşeye sıkıştırdıklarını bildiklerinden iki yıl için 8 bin marka imza attırdılar. Onun ilk taksidiyle de Almanya’da fıtık ameliyatı oldum.” (gülüyor)

“Gençlerbirliği, Engin Özdemir’i Münih Türkgücü’nden aldığı için benim bonservisimi oraya verirken zorluk çıkarmadı. Amatör oldum ve kurallar gereği dört maç cezayla başladım. Orada da bir para sorunu yaşandı. Kendime Avusturya’da profesyonel bir takım buldum. Her gün Kempten’den iki saat yolculuk yapıp idmanlara çıktım. Sonra Türkgücü’nden geldiler ve tekrar onlar için oynamamı istediler. Dedim ki, ‘Tek bir şartla oynarım. Sizinle idmana çıkmam.’ Hoca kabul etti, ilk maçta üç gol attım!”

PİS ALMANCIYDIK NİHAYETİNDE
“Almanya’dan gelen biri olarak Kuşadası’nda ve Samsun’da oynamanın kolay olduğunu söyleyemem. ‘Pis Almancıydık nihayetinde… Antrenmanda birine sert girsen akşam hemen odana gelirler ‘Lan Almancılar akıllı olun’ diye. Şimdi işler daha düzeldi.”

“Ümit Karan’ın sözleşmesini görüp imza atmadığım koca bir yalan. Ben Ali Dürüst’le buluşup, imza attım. Çünkü Galatasaray, Samsunspor’a para verecekti. Bosman kuralları, bir yıl ötelendiği için Samsun’a sözüm vardı. Ümit benim arkadaşım. İki-üç gün sonra konuştuk 1 milyon 200 bine imza atmış. Galatasaray bana 300 bin veriyordu. Parayı yükseltirlerse Samsun’a para vermeyeceklerdi. Aynı ücrete yakın Beşiktaş’a imza attım. Kulüpler anlaşmasa, ceza alırdım.”

“Beşiktaş’a transferimin coşkusunu yaşayamadım. Bu sefer onlar Samsunspor’a bonservis ödememek için bin takla attılar. . Tümer’le birlikte idmana çıkmayı reddettik. Daum da o gün bizim yanımızda Sinan Engin’e karşı durdu. Sonra devreye Demirörenler girdi ve para ödendi.”

Yapamazsın dediler ama yaptım!
“Vissel Kobe zamanında İtalya’da Lucescu’nun önerdiği bir rehabilatasyon merkezindeyim. Tedavimin bitmesine bir hafta var. Vissel’in başkanı aradı, hemen Japonya’ya dönmemi istedi. Dedikodular çıkmış benim dönmeyeceğime dair…

Sponsorlar rahatsızmış. Ben de tedavimi bitirmeden dönmeyeceğimi söyledim ve bir hafta sonra Tokyo’ya gittim. İlk gecemde Türk konsolosluğunda bir davete katıldım. Ardından başkanla bir toplantı yaptık. Bana ceza verdiler. Kabul dedim, o davete gitmemem lazımdı.

Tam kalkacaklar ‘Bir dakika benim sözüm bitmedi ben artık burada oynamam,’ dedim. ‘Yapamazsın,’ dediler yaptım.”

MİLYON DOLARLAR ALABİLİRDİM
“Vissel’den ayrıldığımda Beşiktaş’la iki buçuk yıllık anlaşma imzalayacaktım. Yıldırım Demirören benim avukatımdan hoşlanmıyormuş! ‘Bana tamam İlhan gel ama avukatını getirme görüşmeye’ dediler. Milyon dolarlar alabilirdim ama beni temsil eden avukatımı bırakmadım. Hertha Berlin’e bedavaya gittim. Ben hep top oynamak istiyordum çünkü.”

“Hertha’da sözleşmem gereği sakatlığım geçtikten sonra para alacaktım. Sezonun bitmesine iki ay kala iyileştim. Yeni sezonu bekleyelim dediler. Ben başıma gelecekleri anladım. Uli Hoeness beni suçladı ama takmadım.”

“Ankaragücü’nde işler iyi gidiyordu. Susiç kupa maçında, geriye dönüp baktığımda kafamın dikine gitmemin bana verdiği zararların farkındayım. Bu keşke yapmasaydım demek değil, sadece tespit. Hala aynı şeyleri yapardım. Çünkü şartlar hep beni o davranışları yapmaya zorladı.”

ESKİ HOCALARI TEMBELMİŞ
Buz pateninde olimpiyat elemelerine hazırlanan Mansız ve partneri Oli, bir dağ kasabası olan Garmisch’de yaşıyor. İlhan tüm masrafları cebinden karşılıyor. Tesadüf eseri tanıştıkları yeni bir hocaları var. Eski hocaları İlhan’ın deyimiyle biraz ‘tembel’ olduğundan, Finlandiyalı bu hoca onların umutlarını artırmış. Fin hoca ailesiyle birlikte aynı kasabaya yerleşmiş.

32 ve 36 yaşlarında olan bu iki sporcu, 2014 Kış Olimpiyat Oyunları’nda Soçi, Rusya’da tarihe geçecekler. İlhan gelecek için umutlu: “Bendeki gelişmenin herkes farkında. Hazır olana kadar bekleyip göreceğiz. Programımızın gerisinde değiliz. Çift olarak bir uyum sorunumuz yok. İkili ve üçlü dönmeleri hallettiğim an daha iyi olacak.”

Peki İlhan Olga’yla Türkiye adına yarışabilecek mi? Yanıtı İlhan veriyor: “Bu tip sporlarda vatandaşlık sorun olmuyor. Federasyonla görüştüm. Sonuçta bu dalda kimse yok.

Ben ilk Türkiye’yi düşünüyorum, önce şu dereceleri yapalım, kendimizi ispatlayalım gerisi sorun olmaz. Federasyon içinde ‘Bu topçu ne anlar bu işten?’ diyenler olabilir haklı olarak ama bu işi iyi yaptığımızı göstermek istiyoruz.”

18 Kasım 2011 Cuma

Son Kaptan



* 1990’lı yılların başıydı. Mektepten Sarı Siyahlı olduğumuz için “en azından” ikinci takımımızdı
İstanbulspor. Elbette hepimizin kalbi 3 Büyükler’den biri için atarken, derinlerde bir yerlerde
de İstanbulspor sevdası vardı. Liseden mezun ağabeylerimizin ön ayak olmasıyla adımımızı
attık İstanbulspor maçlarına. Henüz Cem Uzan’lı dönemler başlamamış, Üçüncü Lig’in adı
büyük ama kendisi mütevazı takımıydı İstanbulspor. İşte böyle bir dönemde Bayrampaşa
Stadı’nda tanıştım Abdullah Avcı ile. Ara sıra gittiğimiz maçlardan aklımda kalan tek
futbolcu takımın 9 numaralı santraforu Abdullah idi, ya da o dönemlerde Bayrampaşalı
taraftar kitlesinin taktığı ismiyle “Apo”. Abdullah Avcı’yı ilk kez 28 Şubat 1992’de seyrettim.
Galata maçında. Çok iyi hatırlıyorum çünkü maç bileti hala duruyor, arkasında da maçın
notları. Aynı dönemde Tanju-Aykut ikilisi Fenerbahçe için golleri sıralarken, pazar akşamları
televizyonda haftanın gollerini seyrederken bu kadar etkili bir santraforun varlığı hem de
3. Lig’de oynaması çok şaşırtmıştı beni açıkçası. Öbür golü kim attı hatırlamıyorum ama
Abdullah’ın attığı iki golle İstanbulspor Galata’yı 3-0 yenmişti. Dikkatimi en çok çeken 3.
Lig’in sert ve hoyrat ikliminde Abdullah Avcı’nın sahadaki efendiliği ve diğerlerinden farklı
duruşuydu. Yaklaşık 3-4 yıl pek çok maçına gittim İstanbulspor’un, hem İstanbul’da hem de
deplasmanlarda. Sahadaki hoyratlığın alabildiğine tribüne yansıdığı maçlarda tek bir kötü
söz işitmedim taraftardan Abdullah aleyhine. Kötü oynamadı mı? Oynadı elbette ama kimse
Abdullah’ın iyi niyetinden, sahadaki çabasından şüphe duymadı. Çok gösterişli bir forvet
olmadığını hatırlıyorum. Az ama öz iş yapardı ya da benim aklımda öyle kalmış. Sonrası iki
yıl 2. Lig’de, daha doğrusu o zamanki adıyla Lig B’de takip ettim İstanbulspor’u ve Abdullah
Avcı’yı. 5-0’lık Eyüp ve 6-2’lik Çorluspor maçlarında hat-trick yaptığında tribündeydim. 1994
yılında İstanbulspor formasıyla İstanbul’da son kez ağları havalandırdığında yine oradaydım.
Bakırköyspor maçıydı. Sonradan oyuna girmişti Abdullah yanlış hatırlamıyorsam. Maçın
bitimine yakın beraberliği kurtarmıştı İstanbulspor Abdullah’ın golüyle…

Futboldan konuşulduğu ortamlarda büyük şöhretlerin, yabancı yıldızların futbolunu
ballandıra ballandıra anlatanlara verdiğim en büyük cevap o dönemlerde Abdullah Avcı’ydı.
Kimsenin adını bilmediği bir yıldızdan bahsediyordum. Attığı golleri anlatıyordum. Sahadaki
duruşunu, efendiliğini anlatıyordum. İstanbulspor’da 4 sezonda attığı 47 golün büyük kısmına
şahitlik ettim büyük bir mutlulukla. 1994-1995 sezonunda 2. Lig’den 1. Lig’e yükseldiği son
sezonda da Abdullah Avcı’yı sadece birkaç maç izleme şansım oldu. Nesim, Fuat Buruk, Ümit
Davala, Haluk, Altan Aksoy gibi genç yeteneklerle zirveye yükseldiği 1994-1995 sezonu benim
de Abdullah Avcı’nın da İstanbulspor’a veda yılı oldu. Endüstriyel futbol dedikleri bambaşka
bir boyuta geçirdi İstanbulspor’u. Kendi sonunu hazırlayan bir çarkın içinde kayboldu Sarı
Siyahlı efsane. Aklımda kalansa Sarı Siyahlı formasıyla İstanbulspor’un “benim için” son
kaptanı Abdullah Avcı oldu…

* Burak Tezcan (Kasım 2010 Goal Dergisi)