29 Temmuz 2013 Pazartesi

Baumgartner ve Fikret


Fenerbahçe’nin Şampiyonlar Ligi’ndeki rakibi Red Bull Salzburg hafta sonunda Austria Wien’le karşılaştı. Red Bull’un davetlisi olarak Salzburg’daydim notlarimi paylasmak istedim.


SPOR NOTLARI






- Salzburg ve futbol denince benim aklima direkt Otto Konrad gelir. 90’lardaki bir Şampiyonlar Ligi maçında Milan tribünlerinden atılan bir cisimle yaralanmış İtalyanların puani silinmişti. O dönem takımın adı Casino Salzburg’du simdi Red Bull Salzburg.


- 2006 Mayısında Red Bull’un kaptan koltuguna oturmasindan bu yana dört sampiyonluk yasamislar.



- Red Bull Arena, Euro 2008 icin yenilenmis, kapasite 18 binden 30 bine cikarilmisti. Austria Wien gibi onemli bir macta bile tribünle dolu degildi. Fenerbahçe maçında en az 10 bin Turkle full cekerler. Sirin bir stadyum. Cevresinde cesitli aktivite alanlari var.





- Takim Red Bull’un mali gucune ragmen genc ve gelecek vaat eden isimlerden oluşuyor. Alman futbol adamı Ralf Rangnick takımın sportif direktörü. Fransız futbol adamı Gerard Houllier ise global sportif direktörü. Houllier maçın ardından mixed zone’da tüm futbolcuları bekledi ve hepsinin tek tek elini sıktı.






- Red Bull’un kurucusu Dietrich Mateschitz’in girisimiyle Salzburg’da Hangar 7 adinda bir yapi var. İcinde eski ucaklar, helikopterler, formula 1 arabalari, yaris motosikletleri vs var. Benim en cok ilgimi ceken uzaydan atlayan Felix Baumgartner’in kapsülü ve kiyafeti oldu. Dunya cocuklarindan gelen resimlerden ikisi de Felix bölümünde sergileniyor. İMZAYA DİKKAT.



ŞEHİR NOTLARI


- Salzburg’a THY direkt ucuyor ama cuma gidisli pazar donuslu bir ucus olmamasi talihsizlik.






- Salzburg’a “Kuzey’in Roma’sı” diyorlar ama Kuzey’in Floransa’sı derim ben. Film seti gibi bir yer.  



- Film demişken 1965 tarihli Sound of Music Salzburg’da cekilmis. Biz küçükken TRT, Neşeli Günler diye verirdi filmi galiba. Filme de set olan Mirabelle Palace’ın bahçesi etkileyici. Sahane AVM olur!!!



 
- Tom Cruise ve Kamuran Diyaz’in basrollerini paylastigi Day and Night filminin bir bolumu de Salzburg’da cekilmis. Stein Hoteli’nin terasinda bir sahne var. Teras, guzel muzik ve sahane manzarayla 10 numara. Hizmet sektoru bilindik Avrupa: Garson > Musteri !!!!!



- Teleferikle Hohensalzburg kalesine cikin mutlaka. Marionette Muzesi de sahane.  



15 Temmuz 2013 Pazartesi

Kayıp Kent Hakkari'den mektup var


http://www.sabah.com.tr/Pazar/2013/07/14/hakkariden-mektup-geldi Bu haber icin sevgili Sinan'dan görüş almıştık. Burada uzun versiyonu var. Güler ailesine ve Sinan'a tekrar tesekkurler boyle guzel bir projeye imza attıkları icin.

Güler: Hedef daha çok şehir

- İlk sene kamplarımızı yapmadan once Koç Lisesi’nde bir panele gitmiştim. Lisenin öğrencilerinden  Ege Ankaralı’nın davetlisi olarak gittiğim panelde, kendi projeleri dahilinde orada olan Hakkarili takımla ve antrenörleri Mahmut’la tanıştım. Onları kampa davet ederek boyle bir projenin baslangic adımını atmış olduk.
- Kayıp Kent, Mahmut'un Hakkari icin kullandigi isim. lİlk sene sonrasinda bizim Kayıp Kent’i keşfettiğimizi söylemişti.
- Şu an için İstanbul'a en uzak, basketbol açısından imkanların en az olduğu yerleri seçmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken, önceden çalıştığımız antrenörlerin ekibe olan katkısını ve basketbol sevgisini yayma konusundaki heyecanlarını da ön plana cikarmak istiyoruz. Umarim ilerleyen senelerde daha cok şehre ulaşabiliriz

- “Babamız Necati”, “Ağebeyimiz Sinan” ifadeleri Güler Legacy ekibini oluşturan herkes için çok gurur verici bir söz açıkçası. Basketbol sevgisini ve eğitimini en doğru şekilde verdiğimiz bu ortamda, kampa katılan herkese aynı fırsatı verebilmek çok önemli bir olgu. Umuyorum ki herkes basketbola ve hayata dair birşeyler öğrenip evlerine dönmüştür.
- Her sene daha başarılı bir organizasyon yapıyoruz ve daha çok çocuğa basketbol sevgisini yaymaya başlıyoruz. Toplamda 200’den fazla çocuğa kampımız ev oldu. Her anı ayrı keyifli ve ayrı haz vericiydi. Zaten bunu yapabilmek adına ailemi de ikna ederek Guler Legacy'i kurdum. Burada önemli olan ilerleyen senelerde Özyeğin Üniversitesi gibi muhteşem bir kampüse sahip olan okulun desteği  basta olmak uzere spor sevgisine sahip, destek vermek isteyen kuruluşların yardımlarıyla daha çok öğrenciye ulaşmak.




25 Nisan 2013 Perşembe

Eyjafjallajokull ve Lewandowski




Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Real Madrid'i 4 golle yıkan adam olan Robert Lewandowksi'nin hikayesinde ilginç detaylar dikkatimi çekti..

Babası judocu (Polonya şampiyonu), annesi voleybolcu olan golcü oyuncu, Lech Poznan'da oynarken Nisan 2010'da Genoa'ya giderek sağlık kontrolünden geçiyor. İki-üç gün İtalya'da kalan Polonyalı, Sampdoria derbisini bile tribünden takip ediyor.... Ancak daha sonra Cenova cephesi resmi siteden bir açıklamayla transferden vazgeçtiklerini açıklıyor... (o kararı alan kişi ya kişileri bulup ağzını burnu kırsın Genoalılar :)

Bu olaydan kısa bir süre sonra Lewy için devreye, o dönem Premier Lig'de oynayan Blackburn giriyor..  Lewandowski'nin kulübünü de ikna eden Rovers, detayları konuşmak için milli futbolcuyu İngiltere'ye davet ediyor... İşte o günlerde İzlanda'da faaliyete geçen Eyyaf - yalla - yökl volkanı, uçak seferlerini aksatınca Lewandowksi İngiltere'ye ucamıyor ve transfer de yatıyor....

2010 yılının transfer ayında dortmund 4 milyon 750 bin euroya avrupa futbol tarihinin en iyi transferlerinden birine imza atarken şu an Genoalılar ve Blackburnluler, Lewandowksi'yi uzaktan izlemekle yetiniyor...

19 Nisan 2013 Cuma

Zidane’ın kafası ve Sokrates





2006 Dünya Kupası finalinde Zinedine Zidane’ın, Marco Materazzi’ye attığı kafayı felsefi olarak tartışabilir miyiz? 37 yaşında, genç bir filozof olan Mathias Roux, sorunun yanıtını Socrate en Crampons - Une Introduction Sportive a la Philosophie (Kramponlu Sokrates - Felsefeye Sportif Bir Giriş) adlı kitabında vermiş. 

Abisiyle amatör bir futbol kulübünün kurucusu olan Roux zamanında benzer kitaplarla felsefeye girişte sorun yaşadığı için kendisine ‘Felsefeye giriş nasıl daha kolay ve eğlenceli hale getirilebilir?’ diye sormuş ve çareyi futbolda bulmuş. Roux, kitapta Fransa-İtalya maçın farklı dakikalarındaki pozisyonlardan hareketle felsefenin temel alanlarının temel sorunsallarını ortaya koyup tartışıyor. Bu kitap Tekin Yayınevi tarafından Türkçe’ye çevrildi ve ‘azınlık spor kitapları kulübü’müzün yeni üyesi oldu.



BUNLARI BİLELİM 1: Fransız Jeu (oyun), ‘şaka yapmak’ anlamına gelen Latince ‘Jocus’ kelimesinden geliyor.

BUNLARI BİLELİM 2: Sport (spor) kelimesi ‘eğlenme, gevşeme’ anlamlarına gelen eski-Fransızca ‘desport’ kelimesinden geliyor.

21 Mart 2013 Perşembe

Tomba la Bomba


Kayak stili ve renkli kişiliğiyle 'La Bomba' lakabını alan İtalya'nın efsane sporcusu Alberto Tomba, 'Vodafone Red Winter Weekend, Powered by BlackBerry' etkinliği kapsamında İstanbul'a geldi. Tomba ile Galatasaray Adası'nda buluştuk. "Eskiden 2 dakika ciddi kalamazdım, şimdi 10 dakikaya çıkardım," diyen eski sporcu yarıştığı günleri özlüyor; çocuklar gibi eğlenmek ve tüm sorumluluklardan kaçmak istiyor gibi. Ada'nın yaz zamanı günde 4-5 bin ziyaretçisi olduğunu ve akşamları partiler yapıldığını öğrenince gözlerinin içi gülüyordu! "Her günü tatil gibi yaşamalı," diyen, slalomda Olimpiyat şampiyonu unvanını koruyan ilk kayakçı olan Tomba'yla neler konuşmuşuz, bir bakalım.

- Emeklilik günleriniz nasıl geçiyor?- Zaman hızlı akıyor, onun farkına vardım. 45 ya da 46 oldum, bilmiyorum (Tomba 1966 doğumlu). Yarıştığım zamanki gibi gezmiyorum, ama yine de çeşitli aktiviteler için değişik yerleri görüyorum.

- Fiziğinizi korumuş gibisiniz... Nasıl başardınız? - Son dönemde yüzmeye ve koşmaya başladım. Yaz zamanı 'Tomba'ya bak, şişmanlamış,' desinler istemiyorum. Sahilde fit olmam lazım. 

- İstanbul'a daha önce gelmiş miydiniz? - Daha önce Gürcistan'a giderken bir gece havalimanı otelinde kaldım. Mükemmel bir şehir. Burada olduğum için şanslıyım.

Dünyanın dört bir yanında tanınmak nasıl bir duygu?- 1988'de ilk kez Olimpiyat şampiyonu olduğumda insanlar Habemus Papam ('Papamız seçildi,' anlamına gelen söz) dediler! Hayranlarım ben nereye gitsem, oralardaydı. Geçenlerde Olimpiyat altınının 25. yılı için İtalya'da parti yaptılar, inanılmaz bir şey. 

İtalya gibi bir futbol ülkesinde hakikaten inanılmaz...- Futbol her zaman bir numaraydı, ama ne zaman kazansam, manşette ben olurdum. İtalya denince akla Berlusconi, Pavarotti ve ben geliyoruz. Sıralama değişebilir. 

Şöhretin bir bedeli de olmalı, değil mi? - O popülerliğin nedeni, sportif başarılar değildi. Ferrari kullanan, Miss Italia'yla nişanlı olan çılgın bir figür... Gazetecilere konuşmayı seven, tecrübesizliğiyle malzeme olan biriydim. Bir dönem basının ilgisi dayanılmaz olmuştu. Mahremiyetim kalmamıştı. Hatırlıyorum, bir gün adam tuvalette fotoğrafımı çekti. 

Bir dönem adınız Katarina Witt'le de anılmamış mıydı? 
- O olay da tamamen düzmeceydi. Şampiyon olmuştum ve bir ABD kanalı beni onun yarışına götürdü. Yarışa iki dakika kala salona girdik, o kadar saçma bir durumdu ki... Sonra gazetelerde 'Büyük aşk!' diye yazdılar.

'Bir hayalim var, yarıştan önce bir kadeh şarap içeceğim. Slalomun ortasında durup bir sigara içeceğim. Sonra devam edip kazanacağım,' diye bir açıklamanız varmış, doğru mu?- Aptal gazeteciler var, demiştim sana! Kayak yapan herkes bilir ki yarış öncesi sıcak şeyler içmelisin. Çay mesela. Alkol ters etki yapar ve zararlıdır. O yarış benim son yarışımdı ve öyle bir şaka yapmıştım. Bazen 'O kadar çok şaka yapmasam daha iyi olurdu,' diye düşünüyorum. Ayrıca şimdi hatırladım, son yarışımı kazanmamın üstünden şu an tam 15 yıl geçmiş.

Ailenize gelelim... Sizi kayağa babanız başlatmış, ama ilk başlarda pek sevmemişsiniz...- Evet, öyle oldu. 13-14 yaşına kadar hiç severek yapmadım. Kayak zorlu bir spor. Kardeşim daha şanslıydı. 'Baba, Alberto görüşürüz,' der kaçardı! Babama teşekkür etmem lazım ama. Bugün buradaysam, onun ilk adımı sayesinde.

- Annenizle aranız nasıl?- Annemle günde iki-üç kez konuşuruz, mesajlaşırız. Ben yarışırken de böyleydi. O artık torun istiyor ve bana kız bakmayı sürdürüyor. Ben hâlâ çok meşgulüm (gülüyor). 

14 Mart 2013 Perşembe

'Dai' Greene







Bayramın son günü uzun bir süredir yapmadığım bir şeyi yaptım ve televizyonun başına oturup; bir spor organizasyonunu uzun uzun takip ettim. Bugün sona erecek 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası'ndan bahsediyorum... O gün kadınlar bin 500 metrede 'rüzgarın kızı' Tuğba Karademir'le birlikte koşmak kadar kadar erkekler 400 metre engelliyi izlemek de çok büyük keyifti. Büyük Britanya adına yarışan Galli David Greene son metrelerde müthiş bir atak yaparak, Kübalı Javier Culson'ı geçtiğinde Greene hakkında çok bilgim yoktu. Sonra Caner'i (Eler) arayıp hikayesini sordum. Caner yayından boğazı kurumuş, yorgun bir ses tonuyla Greene'in futbolculuk kariyerinden, efsane atlet Colin Jackson'ı da çalıştıran Malcolm Arnold'dan bahsetti. Ama Greene'in madalyasını özel kılan çok daha farklı bir hikayeyi ben anlatmaya çalışayım. Genç takımda bir maçta Real Madrid'e gol atan, idolü Ryan Giggs gibi sol ayağını kullanan (engel atlarken sol ayaklı tekniğinin avantaj sağladığını düşünüyor) Greene, 16 yaşında Swansea City'den profesyonel futbolcu sözleşmesi teklifi almış ama bu teklifi reddetmiş. Gelişme çağında diz kapaklarını etkileyen Osgood-Schlatter hastalığına yakalanan Greene ayrıca o dönemde futbol oynamaktan zevk almamaya başlamış. Hastalık ve kendi deyimiyle 'güvenini parça parça eden' bir antrenör Greene'in kariyerini değiştirmiş. 

BİR SONRAKİ KAREDE HASTANEDEYDİM 

Greene'in spor kariyerinde önündeki en büyük engel, epilepsi yani sara hastalığı. 17 yaşında ilk nöbetini geçiren Greene ilk etapta annesinin "İçki içme. 22.00'dan önce yatakta ol," uyarılarını dinlememiş. "Genç bir delikanlıya hayatın olmasın demek gibi bir şeydi bu," diye o günleri hatırlıyor Greene.... Bir yıl sonra Mallorca tatilinde arkadaşlarıyla takılırken aniden bayılan Greene'in bir dişi kırılmış, suratı yara bere içinde kalmış ve iki gün hastanede yatmış. O Mallorca tatiliyle birlikte atletizmi daha ciddi düşünmeye başlamış Greene. Uzman doktorlar ve ailesinin desteğiyle oldukça zorlu bir yola girmiş. Sara zaman zaman yoklamış Greene'i. 2006 yılında İsveç'in başkenti Göteborg'daki Avrupa Şampiyonası'nın kapanış partisinde olanları Greene'den dinleyelim: "İlk büyük organizasyonumda finale kalamamıştım ama orada olmaktan dolayı çok mutluydum. Kapanış partisinde geç saatlere kadar eğlendik. Bir ara oturduğumu hatırlıyorum. Bir sonraki karede hastanedeydim! Sürekli onlara 'Yarışım nasıl geçti' diye soruyormuşum."

2007 yılına kadar ilaçla yaşayan ve defalarca kriz geçiren Greene atlet hayatının sarayı yeneceğini düşünerek ilacı bırakmaya karar veriyor. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen bu yolu seçen 'David 2010'da Barselona'da Avrupa Şampiyonu olduktan sonra şimdi de Güney Kore'de dünya şampiyonluğuna ulaştı. ABD'li favoriler Angelo Taylor ve Bershawn Jackson'ı geçerek bu dalda Britanya'ya ilk altın madalyayı getirdi. 

13 Mart 2013 Çarşamba

Sir Alex



Alex Ferguson, 6 Kasım 1986'da Ron Atkinson'ın yerine Manchester United'ın başına geçtiğinde Kırmızı-Şeytanlar ligde 20. sıradaydı. Ülkesinin takımlarından Aberdeen'e 1983'te Kupa Galipleri Kupası'nı kaldırtan Ferguson, göreve geldikten üç hafta sonra annesini kaybetti. Takımda Whiteside, McGrath hatta Robson gibi isimlerin alkol problemleri vardı. 1986 Dünya Kupası'nda İskoçya'yla yaşadığı başarısızlığı unutmayan Ferguson için United menajerliği kutsal bir görev gibiydi ve o 25 yıl içinde, 37 kupa kazanarak aynı The Highlander filmindeki İskoçyalı gibi ölümsüzlüğe ulaştı. Yıllardan beri hep aynı soru akıllarda: "Ferguson'ın sırrı ne?" İngiltere'de üç ayda bir çıkan The Manager dergisinde çıkan söyleşi, bu adamın neden bu kadar başarılı olduğunun ve aslında kazandığı kupaların değil, vizyonerliğinin daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. 

"Bu iş için gereken niteliklerle doğmuşum. Gençken de doğru kararlar alabiliyordum. Aynı zamanda sendikacı kökenimin de etkisi büyük. 19 yaşımda sendika delegesi oldum. İşleri idare etme ve yönetme konusunda o zamandan beri tecrübeliyim." (Ferguson her yıl Glasgow'da, bir dönem aynı fabrikada (Remington) çalıştığı arkadaşlarını topluyor.)

"Bu işte stresle baş etmek, güçlüklerin altından kalkmak, geçmişinizde nasıl bir eğitim aldığınıza, ailenizden gördüklerinize bağlı. Babam bir sosyalistti. Annem ise gençken Karl Marx okurken komünist olduğumu düşünüyordu! Ben o yaşlarda radikal kararlar almayı, babam gibi olmayı seçtim."

"Benim emirlerime uyan oyuncuları seviyorum. Şansıma hep böyle oyuncularla çalıştım. Oyuncularım sayesinde burada olduğumu iyi biliyorum. Onlara da bunu hissettirmek temel görevim. Butt veya P. Neville gibi oyunculara, isterlerse gidebileceklerini söylemek hiç kolay olmadı."

"Temel amacım bu kulübün bensiz de fonksiyonu sürdürmesi. Her zaman kontrolü elinde tutan ve gözleme, analize zaman ayırabilen bir yapı. Böylece uzun yıllardan beri patronluğunu yaptığım sistem kendi kendine işleyebilecek."

"Uzun yıllardan bu yana maç öncesi konuşması yapıyorum. Bu konuşmaların birbirine benzemesi beni biraz rahatsız ediyor. Aynı zamanda belirli periyotlarda uzun yıllar aynı futbolcularla çalışıyorum. O yüzden onlara ilginç gelebilecek, ufuklarını açacak fikirler bulma konusunda takıntım var diyebilirim."




Ferguson'ı kurtaran adam!

O dönem kulüp başkanı olan Martin Edwards "Onunla ayrılmayı hiç düşünmedik," dese de, 'Sir'ün hayatında 7 Ocak 1990 tarihi bir viraj niteliğinde. Manchester United, Federasyon Kupası 3. Turu'nda bir başka efsane Briang Clough'ın Nottingham Forest'ıyla deplasmanda karşılaşıyor. Dedikoduyu seven İngiliz basınına göre üç yılda kupa kazanamayan, bir kez ikinci, iki kez 11. olan Fergi, topun ağzında. Takım ligde 15'inci sırada ve Lig Kupası'na da erken veda etmişler. Birçok sakat oyuncusu olan Ferguson, Forest deplasmanına gençlerle takviye edilmiş bir kadroyla gidiyor. Oldukça kötü bir zeminde oynayan maçta sonradan oyuna giren 20 yaşındaki Mark Robbins, maçın tek golünü atıyor ve bir anlamda tarih yeniden yazılıyor.

Ne dediler ?

Gary Neville: "Sir Alex hiçbir zaman panik yapmaz. Korkutucu bir yanı var!" 
Jose Mourinho: "Benim için bir ilham kaynağı. Onun tek bir kulüpte başardığını başkası yapamayacak." 
Guy Roux: 
"Auxerre'de bir gün tesislere gelmişti. Bana viski hediye etmiş, altyapıda neler yaptığımızı incelemişti." 
Gerard Houllier: "Ben Liverpool'u çalıştırırken, onun öğrencisi Ince'le yollarımızı ayırmak istiyorduk. Bana telefon açtı ve 'Kulüp ve kendin için en iyi kararı alıyorsun,' dedi." 
Alex McLeish: "Teknik adamlık için bana verdiği ilk öğüt 'Hep kendin ol'du. Onun gibi olmaya çalışsam zaten başarısız olurdum."
Fabien Barthez: "Manchester'da her sabah kalktığımda 'Acaba bana bugün ne diyecek?' diye düşünürdüm. O zaman söylediklerini ancak şimdi idrak ediyorum. Bir keresinde bana sabun fırlatmıştı!" 
Cristiano Ronaldo: "18 yaşımdan beri onu tanıyorum. Bunu öylesine söylemiyorum Alex Ferguson babam gibi ve şu anda olduğum yerde en çok emeği olan kişi."

12 Şubat 2013 Salı

Tugrul Savkay...


Kardeslerim: Bizim okulumuzun bence en önemli özelligi, hangi irktan,
dilden, dinden, toplumsal katmandan -ve benim okula girmemin bir yil
ardindan da- hangi cinsiyetten olursa olsun, yetenekli çocuklara kendilerini
yetistirmek -ve böylece kendilerine, içinde yasadiklari toplulugu ve topluma
ve hatta insanliga yararli bireyler haline gelmek- imkanini tanimasidir.
Bunu da tam bir esitlik duygusu içinde gerçeklestiririz. Aramizda elbette
yetenek, zeka, beceri farklari olabilir. Bu da insani bir durum. Ancak,
Galatasaraylilik bunlari asarak hepimizin esit düzeyde ve kardes oldugumuz
fikrini de bize asilar.

Yukarida özetlemeye çalistigim nedenlerden ötürü, Galatasaray Lisesi, benim
bildigim baska hiçbir okulla karsilastirilamaz. Çünkü biz bir okul olmanin
ötesine geçip bir müessese haline gelmisiz. Bizim okulumuzun egitimini baska
okullarla karsilastiranlara da sasiyorum. Hatta zaman zaman, mesbela baska
Fransizca egitim görmüs insanlarin yaninda, alay yollu, "Ben
Galatasarayliyim, Fransizcam zayiftir" dedigimi bilirim. Öyle degildir ama,
bu sözlerimle bunu önemsemedigimi ifade etmeye çalisirim. Çünkü
Galatasaray'in ögretim sistemi ve düzeyi tek basina bir kriter olusturmaz.
Bize iyi ögretim verilmistir, ancak daha önemlisi biz gerçek anlamda
egitilmis insanlariz. Üstünlügümüz de buradadir.

Hiçbir Galatasarayli'ya egitimimizi anlatmam gerkemese de bunun bazi ahlaki
ve manevi degerleri içerdigini kaydetmeden geçemeyecegim. Okulumuza ve
birbirimize karsi duydugumuz sevgi ve baglilik, bizi yetistiren müesseye ve
insanlara karsi duydugumuz ve hayatimiz boyunca süren minnet hissi,
okulumuza ve toplulugumuza karsi almadan verme duygusu ve daha burada
sayamayacagim nice insani deger bize bu okulda ögretildi.

Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra iki üniversitede okudum. Master ve
doktora yaptim. Çok iyi kurumlarda çalistim. Çok iyi yerlere geldim.
Bunlardan hiçbiri beni Galatasarayli olmaktan daha fazla onurlandirmadi.
Giderek sunu söyleyeyim: Galatasaray benim için hayatta en degerli
nitelikleri borçlu oldugumu düsündügüm tek yer.

1638 Tugrul Savkay

5 Şubat 2013 Salı

İpek Şenoğlu uncut






Geçetiğimiz hafta sonu İpek Şenoğlu'yla Sabah Pazar ekinde röpünü buradan görebilirsiniz. Sayfanın dışında kalanlar için aşağı doğru ilerliyoruz. (röp yaptigim insanlara ne kadar iyi davrandigimi, ayakkabisina kadar ilgilendigimi de gordunuz :)

“Benim içinde bulunduğum Galatasaray tenis şubesi projesinin neden iptal edildiğini kulüp yetkililerine sorsanız daha doğru olur. Şunu da açıkça söyleyeyim. Tenisin gelişmesi için her kulüple çalışmaya açığım”

"Reklam, dizi, film vs... Beni rol model olarak gören insanlar var. Toplumun çoğunluğu değil ama bana yetiyorlar. Onları hayal kırıklığına uğratacağımı düşündüğüm işlerin içinde olmam.”

“Gece dışarı çıkarım ama alkolle aram yok. Zaten magazin muhabirleri beni tanımıyor o yüzden rahatım!”

"Turnuva öncesi Kütahya'dan arayıp sizinle tanışma fırsatımız olacak mı diye sordular. Bana büyük mutluluk ve gurur verdi bu durum. Sporcular ünlü isimler o kadar ulaşılamaz olmamalı."

“WTA yıl sonu turnuvasında sunuculuk yaptıktan sonra birkaç organizasyonda daha çalıştım. Bundan keyif alıyorum. Hayatımı anlatmak, başarı hikayemi sunmak hoşuma gidiyor.”

"Yıllarca bu kadar üst düzey yerlerde yer aldıktan sonra sportif tecrübe anlamında sırtımda büyük bir çanta var. Onları paylaşmasam, insanları katkı vermezsem yazık olur diye düşünüyorum."

Marka sporcu yaratmalıyız. Ülkenin yatırım yaptığı insanlardan fikir anlamında geri dönüşüm alamıyoruz.”

“Danışmanlık verdiğim sporculara saha dışında gelişmeleri konusunda yardımcı oluyorum. Kime röportaj verecek, verirse neler konuşacak bunları öğreniyorlar. Bir de küçük sporcuların ailelerini doğru yerlere yönlendiriyorum”





4 Şubat 2013 Pazartesi

Barcelona





BAR PINOTXO


Rambla üzerindeki La Boqueria’nın kapısından girin, sağa dönün ve dördüncü veya beşinci dükkanda durun. Büyük ihtimal yer bulamayacak ve yemek yiyen bir grubun arkasında beklemeye başlayacaksınız! Sıra size geldiğinde bebek kalamar ve fasulye karışımlı ‘chipironescon mongetes’den tabaklarca yiyebilirsiniz. Saat 15.00’a doğru gelirseniz anca tencerelerin dibini sıyırırsınız!

LOLITA

İspanya’nın en ünlü aşçısı Ferran Adria’nın ‘biraderi’ Albert, Inopia diye bir tapasçı açmış. Burası bir anda acayip popüler olmuş ama geçen yaz kapanmış. Lolita aynı yerde açılmış menüsünde ve Inopia’nın spesyalleri var. Çiğ ton balığı olan ‘Atun en escabeche ugero’, patlıcan kızartması benzer ‘Berenjenas con melaza de cana’ ve yumurtalı balık yavrusuna (huevo frito con chanquetes) bayılacaksınız. Rezervasyon yok biz içeri girerken gelen bir çift biz çıkarken hala oradaydı! 20.30’da kapıda olmak ideal. Adres: Tamarit 104. En yakın metro durağı da Poble Sec.

CASA LUCIO

‘Lucio’nun evi’, İspanyol gazete ve dergilerine çıkmış özel bir dükkan. Karısıyla burayı işleten Lucio hem aksi hem sempatik bir ihtiyar. “Burayı yazacağım” dediğimde “Lütfen not düş. Dükkanın sahibi İngilizce bilmiyor ama yemek ve şarap için ona güvenin” dedi. Enginar ve içi beyaz peynirli kurutulmuş domates şahaneydi. Ama gerçek bomba ‘Jamon con datil’. Jambona sarılmış hurmayı uzun bir süre unutamayacağım sanırım. Adres: Lolita’nın köşesinden yukarı çıkın.

Barcelona’nın en tarihi cafelerinden biri Picasso’nun da zamanında takıldığı El 4 Gats. Bira bardakları çok orijinal. Orujo Gallec diye bir likör ondan uzak durun!