21 Mart 2013 Perşembe

Tomba la Bomba


Kayak stili ve renkli kişiliğiyle 'La Bomba' lakabını alan İtalya'nın efsane sporcusu Alberto Tomba, 'Vodafone Red Winter Weekend, Powered by BlackBerry' etkinliği kapsamında İstanbul'a geldi. Tomba ile Galatasaray Adası'nda buluştuk. "Eskiden 2 dakika ciddi kalamazdım, şimdi 10 dakikaya çıkardım," diyen eski sporcu yarıştığı günleri özlüyor; çocuklar gibi eğlenmek ve tüm sorumluluklardan kaçmak istiyor gibi. Ada'nın yaz zamanı günde 4-5 bin ziyaretçisi olduğunu ve akşamları partiler yapıldığını öğrenince gözlerinin içi gülüyordu! "Her günü tatil gibi yaşamalı," diyen, slalomda Olimpiyat şampiyonu unvanını koruyan ilk kayakçı olan Tomba'yla neler konuşmuşuz, bir bakalım.

- Emeklilik günleriniz nasıl geçiyor?- Zaman hızlı akıyor, onun farkına vardım. 45 ya da 46 oldum, bilmiyorum (Tomba 1966 doğumlu). Yarıştığım zamanki gibi gezmiyorum, ama yine de çeşitli aktiviteler için değişik yerleri görüyorum.

- Fiziğinizi korumuş gibisiniz... Nasıl başardınız? - Son dönemde yüzmeye ve koşmaya başladım. Yaz zamanı 'Tomba'ya bak, şişmanlamış,' desinler istemiyorum. Sahilde fit olmam lazım. 

- İstanbul'a daha önce gelmiş miydiniz? - Daha önce Gürcistan'a giderken bir gece havalimanı otelinde kaldım. Mükemmel bir şehir. Burada olduğum için şanslıyım.

Dünyanın dört bir yanında tanınmak nasıl bir duygu?- 1988'de ilk kez Olimpiyat şampiyonu olduğumda insanlar Habemus Papam ('Papamız seçildi,' anlamına gelen söz) dediler! Hayranlarım ben nereye gitsem, oralardaydı. Geçenlerde Olimpiyat altınının 25. yılı için İtalya'da parti yaptılar, inanılmaz bir şey. 

İtalya gibi bir futbol ülkesinde hakikaten inanılmaz...- Futbol her zaman bir numaraydı, ama ne zaman kazansam, manşette ben olurdum. İtalya denince akla Berlusconi, Pavarotti ve ben geliyoruz. Sıralama değişebilir. 

Şöhretin bir bedeli de olmalı, değil mi? - O popülerliğin nedeni, sportif başarılar değildi. Ferrari kullanan, Miss Italia'yla nişanlı olan çılgın bir figür... Gazetecilere konuşmayı seven, tecrübesizliğiyle malzeme olan biriydim. Bir dönem basının ilgisi dayanılmaz olmuştu. Mahremiyetim kalmamıştı. Hatırlıyorum, bir gün adam tuvalette fotoğrafımı çekti. 

Bir dönem adınız Katarina Witt'le de anılmamış mıydı? 
- O olay da tamamen düzmeceydi. Şampiyon olmuştum ve bir ABD kanalı beni onun yarışına götürdü. Yarışa iki dakika kala salona girdik, o kadar saçma bir durumdu ki... Sonra gazetelerde 'Büyük aşk!' diye yazdılar.

'Bir hayalim var, yarıştan önce bir kadeh şarap içeceğim. Slalomun ortasında durup bir sigara içeceğim. Sonra devam edip kazanacağım,' diye bir açıklamanız varmış, doğru mu?- Aptal gazeteciler var, demiştim sana! Kayak yapan herkes bilir ki yarış öncesi sıcak şeyler içmelisin. Çay mesela. Alkol ters etki yapar ve zararlıdır. O yarış benim son yarışımdı ve öyle bir şaka yapmıştım. Bazen 'O kadar çok şaka yapmasam daha iyi olurdu,' diye düşünüyorum. Ayrıca şimdi hatırladım, son yarışımı kazanmamın üstünden şu an tam 15 yıl geçmiş.

Ailenize gelelim... Sizi kayağa babanız başlatmış, ama ilk başlarda pek sevmemişsiniz...- Evet, öyle oldu. 13-14 yaşına kadar hiç severek yapmadım. Kayak zorlu bir spor. Kardeşim daha şanslıydı. 'Baba, Alberto görüşürüz,' der kaçardı! Babama teşekkür etmem lazım ama. Bugün buradaysam, onun ilk adımı sayesinde.

- Annenizle aranız nasıl?- Annemle günde iki-üç kez konuşuruz, mesajlaşırız. Ben yarışırken de böyleydi. O artık torun istiyor ve bana kız bakmayı sürdürüyor. Ben hâlâ çok meşgulüm (gülüyor). 

14 Mart 2013 Perşembe

'Dai' Greene







Bayramın son günü uzun bir süredir yapmadığım bir şeyi yaptım ve televizyonun başına oturup; bir spor organizasyonunu uzun uzun takip ettim. Bugün sona erecek 2011 Dünya Atletizm Şampiyonası'ndan bahsediyorum... O gün kadınlar bin 500 metrede 'rüzgarın kızı' Tuğba Karademir'le birlikte koşmak kadar kadar erkekler 400 metre engelliyi izlemek de çok büyük keyifti. Büyük Britanya adına yarışan Galli David Greene son metrelerde müthiş bir atak yaparak, Kübalı Javier Culson'ı geçtiğinde Greene hakkında çok bilgim yoktu. Sonra Caner'i (Eler) arayıp hikayesini sordum. Caner yayından boğazı kurumuş, yorgun bir ses tonuyla Greene'in futbolculuk kariyerinden, efsane atlet Colin Jackson'ı da çalıştıran Malcolm Arnold'dan bahsetti. Ama Greene'in madalyasını özel kılan çok daha farklı bir hikayeyi ben anlatmaya çalışayım. Genç takımda bir maçta Real Madrid'e gol atan, idolü Ryan Giggs gibi sol ayağını kullanan (engel atlarken sol ayaklı tekniğinin avantaj sağladığını düşünüyor) Greene, 16 yaşında Swansea City'den profesyonel futbolcu sözleşmesi teklifi almış ama bu teklifi reddetmiş. Gelişme çağında diz kapaklarını etkileyen Osgood-Schlatter hastalığına yakalanan Greene ayrıca o dönemde futbol oynamaktan zevk almamaya başlamış. Hastalık ve kendi deyimiyle 'güvenini parça parça eden' bir antrenör Greene'in kariyerini değiştirmiş. 

BİR SONRAKİ KAREDE HASTANEDEYDİM 

Greene'in spor kariyerinde önündeki en büyük engel, epilepsi yani sara hastalığı. 17 yaşında ilk nöbetini geçiren Greene ilk etapta annesinin "İçki içme. 22.00'dan önce yatakta ol," uyarılarını dinlememiş. "Genç bir delikanlıya hayatın olmasın demek gibi bir şeydi bu," diye o günleri hatırlıyor Greene.... Bir yıl sonra Mallorca tatilinde arkadaşlarıyla takılırken aniden bayılan Greene'in bir dişi kırılmış, suratı yara bere içinde kalmış ve iki gün hastanede yatmış. O Mallorca tatiliyle birlikte atletizmi daha ciddi düşünmeye başlamış Greene. Uzman doktorlar ve ailesinin desteğiyle oldukça zorlu bir yola girmiş. Sara zaman zaman yoklamış Greene'i. 2006 yılında İsveç'in başkenti Göteborg'daki Avrupa Şampiyonası'nın kapanış partisinde olanları Greene'den dinleyelim: "İlk büyük organizasyonumda finale kalamamıştım ama orada olmaktan dolayı çok mutluydum. Kapanış partisinde geç saatlere kadar eğlendik. Bir ara oturduğumu hatırlıyorum. Bir sonraki karede hastanedeydim! Sürekli onlara 'Yarışım nasıl geçti' diye soruyormuşum."

2007 yılına kadar ilaçla yaşayan ve defalarca kriz geçiren Greene atlet hayatının sarayı yeneceğini düşünerek ilacı bırakmaya karar veriyor. Ailesinin karşı çıkmasına rağmen bu yolu seçen 'David 2010'da Barselona'da Avrupa Şampiyonu olduktan sonra şimdi de Güney Kore'de dünya şampiyonluğuna ulaştı. ABD'li favoriler Angelo Taylor ve Bershawn Jackson'ı geçerek bu dalda Britanya'ya ilk altın madalyayı getirdi. 

13 Mart 2013 Çarşamba

Sir Alex



Alex Ferguson, 6 Kasım 1986'da Ron Atkinson'ın yerine Manchester United'ın başına geçtiğinde Kırmızı-Şeytanlar ligde 20. sıradaydı. Ülkesinin takımlarından Aberdeen'e 1983'te Kupa Galipleri Kupası'nı kaldırtan Ferguson, göreve geldikten üç hafta sonra annesini kaybetti. Takımda Whiteside, McGrath hatta Robson gibi isimlerin alkol problemleri vardı. 1986 Dünya Kupası'nda İskoçya'yla yaşadığı başarısızlığı unutmayan Ferguson için United menajerliği kutsal bir görev gibiydi ve o 25 yıl içinde, 37 kupa kazanarak aynı The Highlander filmindeki İskoçyalı gibi ölümsüzlüğe ulaştı. Yıllardan beri hep aynı soru akıllarda: "Ferguson'ın sırrı ne?" İngiltere'de üç ayda bir çıkan The Manager dergisinde çıkan söyleşi, bu adamın neden bu kadar başarılı olduğunun ve aslında kazandığı kupaların değil, vizyonerliğinin daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. 

"Bu iş için gereken niteliklerle doğmuşum. Gençken de doğru kararlar alabiliyordum. Aynı zamanda sendikacı kökenimin de etkisi büyük. 19 yaşımda sendika delegesi oldum. İşleri idare etme ve yönetme konusunda o zamandan beri tecrübeliyim." (Ferguson her yıl Glasgow'da, bir dönem aynı fabrikada (Remington) çalıştığı arkadaşlarını topluyor.)

"Bu işte stresle baş etmek, güçlüklerin altından kalkmak, geçmişinizde nasıl bir eğitim aldığınıza, ailenizden gördüklerinize bağlı. Babam bir sosyalistti. Annem ise gençken Karl Marx okurken komünist olduğumu düşünüyordu! Ben o yaşlarda radikal kararlar almayı, babam gibi olmayı seçtim."

"Benim emirlerime uyan oyuncuları seviyorum. Şansıma hep böyle oyuncularla çalıştım. Oyuncularım sayesinde burada olduğumu iyi biliyorum. Onlara da bunu hissettirmek temel görevim. Butt veya P. Neville gibi oyunculara, isterlerse gidebileceklerini söylemek hiç kolay olmadı."

"Temel amacım bu kulübün bensiz de fonksiyonu sürdürmesi. Her zaman kontrolü elinde tutan ve gözleme, analize zaman ayırabilen bir yapı. Böylece uzun yıllardan beri patronluğunu yaptığım sistem kendi kendine işleyebilecek."

"Uzun yıllardan bu yana maç öncesi konuşması yapıyorum. Bu konuşmaların birbirine benzemesi beni biraz rahatsız ediyor. Aynı zamanda belirli periyotlarda uzun yıllar aynı futbolcularla çalışıyorum. O yüzden onlara ilginç gelebilecek, ufuklarını açacak fikirler bulma konusunda takıntım var diyebilirim."




Ferguson'ı kurtaran adam!

O dönem kulüp başkanı olan Martin Edwards "Onunla ayrılmayı hiç düşünmedik," dese de, 'Sir'ün hayatında 7 Ocak 1990 tarihi bir viraj niteliğinde. Manchester United, Federasyon Kupası 3. Turu'nda bir başka efsane Briang Clough'ın Nottingham Forest'ıyla deplasmanda karşılaşıyor. Dedikoduyu seven İngiliz basınına göre üç yılda kupa kazanamayan, bir kez ikinci, iki kez 11. olan Fergi, topun ağzında. Takım ligde 15'inci sırada ve Lig Kupası'na da erken veda etmişler. Birçok sakat oyuncusu olan Ferguson, Forest deplasmanına gençlerle takviye edilmiş bir kadroyla gidiyor. Oldukça kötü bir zeminde oynayan maçta sonradan oyuna giren 20 yaşındaki Mark Robbins, maçın tek golünü atıyor ve bir anlamda tarih yeniden yazılıyor.

Ne dediler ?

Gary Neville: "Sir Alex hiçbir zaman panik yapmaz. Korkutucu bir yanı var!" 
Jose Mourinho: "Benim için bir ilham kaynağı. Onun tek bir kulüpte başardığını başkası yapamayacak." 
Guy Roux: 
"Auxerre'de bir gün tesislere gelmişti. Bana viski hediye etmiş, altyapıda neler yaptığımızı incelemişti." 
Gerard Houllier: "Ben Liverpool'u çalıştırırken, onun öğrencisi Ince'le yollarımızı ayırmak istiyorduk. Bana telefon açtı ve 'Kulüp ve kendin için en iyi kararı alıyorsun,' dedi." 
Alex McLeish: "Teknik adamlık için bana verdiği ilk öğüt 'Hep kendin ol'du. Onun gibi olmaya çalışsam zaten başarısız olurdum."
Fabien Barthez: "Manchester'da her sabah kalktığımda 'Acaba bana bugün ne diyecek?' diye düşünürdüm. O zaman söylediklerini ancak şimdi idrak ediyorum. Bir keresinde bana sabun fırlatmıştı!" 
Cristiano Ronaldo: "18 yaşımdan beri onu tanıyorum. Bunu öylesine söylemiyorum Alex Ferguson babam gibi ve şu anda olduğum yerde en çok emeği olan kişi."